Muhteşem Olduğumuzu Biliyoruz Değil Mi Abuzer?

Muhteşem Olduğumuzu Biliyoruz Değil Mi Abuzer?
Muhteşem Olduğumuzu Biliyoruz Değil Mi Abuzer?
Elbette biliyoruz Abuzer! Birlikte yolculuklar yaptık, sergüzeştler sardı ruhumuzu ve fiyakalı dallamalar dövdük seninle. Aşık olmayı da ihmal etmedik, Abuzer. Ah, Abuzer: şimdi neredesin? Küçücük kulaklarına eşlik eden, çam yarması burnun, kilometrelerin sessiz kaldığı sırtın nerede? Güzel düşlerinde, bulunan umudum nerede Abuzer? Bilirim, sen çok iyi bir arkadaş olmuştun, gökyüzü bakışlarımın yanına, oturan ve salkım saçak uzanan şehir dertlerinde asla korkmayan halinle. Seninle terimlerden bahsetmek istiyorum, dostluğumun iyilikle bezendiği yüce adam. Gece uyuduğum zaman, tekrardan iteklemeni istiyorum beni. Çünkü görmek lazım yıldızları, en iyi sen bilirsin ki: tekdir acının ölümcül kasvetini yok eden şey. Nedir o? Yıldızlar mı, ona eşlik eden Küçük Prens mi, her şeyden öte: karanlıktan çıkan ve 'korku' denilen hıyarımsı, deliksiz: bütünüyle kalpazandır, açıklamak istediğin şey, onu da biliyorum. 
Abuzer, sen şimdi yoksun ya abi; vallahi yalnızım la... Hem de çok! 
Giderken 'bekle,' demiştin, Abuzer. Bekliyorum, yatağımda sayıklıyorum seni, hani öyle aşıklar gibi değil de: ayağını kapı kirişine vurmuş gibi. Hatırlarsın, geziye çıkmıştık, köyün kuytularında bir yerlerde. Ben hızlıca gözüme bir ağaç kestirip çıkmaya başlamıştım. Sense sadece hınkırıp, tırmandığım ağacın altında bulunan taşları başka yerlere uçurmuştun. On dakika sonra, yere serildiğimde, başımın: karpuz gibi ortadan iki yana ayrılmasını engelleyen tek şey: senin o dingil taşları, düştüğüm topraktan uzaklaştırmandı. 
Kendimi en has kuşlardan sandığım için çıkmıştım o ağaca ve sağolasın abi senin öküzlüğün yüzünden tavuk olduğumu unutmuştum. Neyse ki, beni öldürmeye niyetli değildin. Neden söylemedin Abuzer de sadece taşları aldın oradan, neden düşeceğimi söylemedin? Bekliyorum, çünkü bu sorunun cevabını senden illaki alacağım. 
Abuzer, ben ilk defa seninle kitap okudum abi. Sen öğrettin: kelimelere anlam vermenin, bütünüyle küstah, olabildiğince delici olduğunu. Seninle inandım, edebiyatın: her şeyi yaratıp öldürdüğüne. Pek çok şiirler karaladım bulutlara, ardından yağmurlu havalarda çalınan, müphem müziklere. Hepsi yeniden doğdu, bir başka yerde ve hepsi yeniden gelişti bambaşka beyinlerin ıssız damlarında. Ve şimdide haykırıyorlar, söylüyorlar, gecelerde fısıldıyorlar: zamansızlığın çarkında, ağlıyorlar. Ki bu yüzden muhteşem olduğumuzu biliyorum Abuzer.
Aşkı tatmamı öğütlediğin vakit, çok küçüktüm... Zihin olarak olmasa bile, yaş bakımında, öyleydi yani. Sarsılanın geyik olduğunu düşündüğüm zamanlardı, yaşımın küçük olduğu zamanlar. Derdin ki belgesel izlerken, 'aşkı anla.' Oysa ben, bütün merakımın hışmıyla, Aslan'ın, geyiğe saldırmasını: ardından boyundan akan kanları ve sonunda da, koca dişlerin büyük zevkle, geyik etine batmasını izliyordum. 'Aşk' o değil miydi? Bir Aslan'ın, bir Geyik'ten alabileceği şeye 'aşk' deseydik: aşkın hali 'et' olurdu. Peki Abuzer, ben insanlardan ne alacağım? 
Ve Aslan'ın sivri dişlerinin Geyik'le buluştuğu: o bir saniye dahilinde, sarsılanın Aslan olduğunu hiç fark etmemiştim. Sonra Abuzer, sen gittikten çok sonra öğrendim. Geyik ölmüş imiş meğerse... Neden kanalı değiştirdin Abuzer? Bekliyorum çünkü bu sorunun da cevabını senden illaki alacağım.
Nitekim, kaldırımda yürüyebildiğim, on beşinci günün, altında saatinde: şöyle fısıldamıştın. 'Anladın mı?'
Hayatın denklemi çok karışık, göl suları kaynıyor, layık olabilme sevdamın olduğu güzel yelkenler artık uzaklaşıyor. Ve ben seni bekliyorum Abuzer!
Seni, haysiyetsiz adam! Seni.
Geldiğinde yahut sana ulaştığımda, pek çok şey anlatacağım. Mesela, çayıra gitmiştik ya bir ara, orada ne gördüm bir bilsen... Sekiz dokuz yaşlarında, iki çocuk. Biri kız, biri erkek. Çayırın yakınında ki, kocakut adını verdiğimiz ağaca yaslanmışlar bir şarkı mırıldanıyorlardı. İlk başka onların rahatını bozmamak için hiç yaklaşmadım nitekim olanca kuvvetimle kulaklarımı açmayı ihmalde etmedim. Bizim bir sandığa koyduğumuz ve daha sonraki dünya yıllarında eskimemesi için Kocakut'un gölgelerine gömdüğümüz: şiir mektuplarını bulmuşlardı. Demiştin bana: 'bu şiirler sonsuza kadar yaşayacak.'
Haklısın.
Oğlan şöyle başlamıştı:
'Bir yağmurun sesiyim
Hiç durmam yağarım
Bir durgun güneşliğim
Hiç durmam korkarım

Peki, sen gelme şimdi buraya
Tamam, tekrardan vur yüzüme
Lütfen, dolanma güneşsizler ile
Ah, hiç durmayan yağmurunum'

Kız ise şöyle şakımıştı;
'Bilmem bilmem nerem titrer bilmem
burada olabilirdim bir ihtimal bilmem
bilakis saracak ruhumu biliyorum bunu
gözlerinin derinliğinde büyümüşüm

Bir sesin yağmuruyum
Hiç durmam yükselirim
Bir acımasız gölgeliğim
Hiç duramam haykırırım'

Ne şairane bir şakıma dizisiydi bu... Sözcükleri yaratan eller değildir, Abuzer. Ses öylesine güçlü bir olgudur ki: sağır adamların bile sözcükleri okurken, duyduğu şeydir o. Benim işittiğim şeylerin artık bir faydası yok abi. Görülerimin başarısızlığı her zaman ki aptal hallerimden çok daha beter. O iki çocuğu dinlemenin ötesinde: anlayabildim de Abuzer. Bilmiyorum, belkide yalnız bırakılmış, umutla bezenmiş o çocukların konuştuğu dil benimkiyle aynıydı. Mamafih yılların, sonunda bana verebildiği şey bu muydu? Öyleyse çok başarısız... Çocukları anlamıyorlar, Abuzer. Yaşamın ilk halinin bütünüyle kutsallık içerdiğini, herkes unutmuş. Ama biz anlıyoruz değil mi? Ki bu yüzden muhteşem olduğumuzu biliyoruz Abuzer.
Her şey değişiyor. Artık insanlar sürekli ölüyorlar abi. Onları öldürüyorlar. Acımak yok abi, onların harcında: insana dair hiç sevgi yok. Neden Abuzer? Bizlerin bütün doğallıklarla ortaya koyduğu şey ne içindir ki, o pislik adamlara hiç bulaşmaz? Oysa bir şiirin ilk dizesi, yaşamın bin yıl sonrası için bir düşünce yorumudur. Bir öykünün bize kalan son satırı, yazılacak milyonlarca kitabın başlangıcıdır. Anlayacakları yok, Abuzer. Yok.
Velhasıl, yanımda olmadığın bu vakit, artık benimde uzaklaşmam gerektiğini anlatan bir ağlayış anısı... Dostum, yoldaşım: kalbimde yaralar açıp kapatan adam. Tekrardan görüşeceğiz: bekliyorum.

Etiketler: , ,