Onüç - Gölge e-Dergi: Öykü Günü#2

Gölge e-Dergi
İnternette yayınlanan muhteşem bir e-Dergi
Ehhh, yine bilenler olacaktır; Gölge e-Dergi birbirinden güzel öykülerin yazıldığı, tanıtımların yapıldığı; kaliteli röportajların gerçekleştirildiği bir internet projesi, dergisidir. Şahsımda 2014'ün Martın'da 78. sayısı için ustaların yanına bir öykü yollamış ve yayınlandığını görünce sevinmişti. Şu anda blogumda yayınlamakta açıkçası aynı heyecanı verdi. Korku öyküsü yazmaya çalışmaya çalıştım. Karşınızda 'Onüç' adlı öyküm, sizce olmuş mu?
“Geliyorum… Bekle geliyorum… Senin için geleceğim. Yalnızlığında bulacağım seni. Hiç beklemediğin bir anda ve hissizliğin yurdunda. Korkuyor musun? Görebilir misin artık? Görebilirsin… Hadi! HADİ! HADİ SENİ LANET OLASI! UCUBE! YALNIZSIN VE KORKAKSIN!”
Çoktan ışıklar sönmüştü. İnsanlar uyumuştu ve baykuşlar son devriyelerine çıkmıştı. Karanlıktı ve alabildiğine sessiz… Lambalar yanmak ve yanmamak arasında kararsız seçimler yaparken biri yürüyordu alacakaranlıkta. Sadece yürüyordu ve aslında gideceği hiçbir yer yoktu. Biraz daha yürüdü ve daha sonra ayakları soğuk kaldırımdan kesildi. Şimdi uçuyordu…
“HAHAHAAHAAA! BANA GEL! Küçük kızım… Sevgili iyi kızım. Uç ve BANA GEL!”
Uçuyordu ve yürüyordu. Bacakları onun kontrolünde değildi. Kafası çoktan onu terk etmişti.
Gidiyordu ona. Yavaş ve hızlı. Sinirli ve ihtiyatlı… Benliği onu esiri altına almıştı.
“KARAR VER! Gelecek misin? Ben mi geleyim? Ah! Benim küçük kızım.”
Bir bacağı onu terk ederken bulutlara doğru süzüldü. Sağ bacağının olduğu yerde şimdi hiçbir şey yoktu ve kan akmıyordu… Uçtu ve geldi. Ulaşmıştı sonunda. İşte şimdi yürümesi gerekiyordu. Ne olursa olsun, onunla bu sefer yüzleşmeliydi. Yürüyemiyordu ve işte şimdi kanlar küçük bir gölcük oluşturmuştu.
Kanlar akıyordu kesilmiş olan bacağından. Korktu ve ağladı. Yalvardı ona… Çığlıklar attı. Kan hâlen akıyordu… Ulaşmalıydı. Sürükledi kendini, kan pıhtılaşıyordu bu sefer. Kalbinde büyük sancı hissetti.
“GEL BANA! Benim akıllı kızım.”
Sarsılıyordu sanki. Bulutlar onu taşımak istemiyordu ve sol kolunun yerinde olmadığını gördü. Lanet olası kolu yok olmuştu. Omzundan mavi, sarı ve ismini bile bilmediği renklere bürünmüş kanları onu terk ediyordu. Ve o ulaşmak için çabalıyordu. Çığlıkları artmıştı ve üç dişini sert bulutlar yüzünden kırmıştı…
Dişlerinin ve kesilmiş uzuvlarının acısını onu öldürecekti. Durmaya niyeti yoktu. Beline kadar uzanan saçları canlanmış, kesilmiş omzuna ve bacağına ince kıllarını sokuyordu. Kahkahalar atıyorlardı yaraları iyice deşerken. Kanlar daha hızlı akmaya başlamıştı ve artık bütünüyle mücadeleye kesmişti.
“CANIN YANIYOR MU? CEVAP VER TATLIM!”
Ses kükremeye başlamıştı ve ona ulaşamaz ise kesinlikle ölecekti. Çabaladı ve sürüklendi. Kanlar bulutları renk cümbüşüne döndürürken gökkuşaklarını düşündü. Kaynağı bu olmalıydı, yani kanlar…
Süründü ve biraz daha süründü. Yapacak hiçbir şeyi yoktu. “Seni aptal kız! Ona ulaşabileceğimi sanıyorsun?” dedi bir saç teli ve sol gözüne girdi. Girmekle kalmadı. Arkadaşlarını da çağırdı. Güldüler ve her iki gözüne defalarca girip çıktılar. Gözlerinden kırmızı kan boşalırken görme yetisini kaybetti. İçinde bir boşluk vardı çok hızlı bir şekilde uçtuğunu hissediyordu. Aşağı ve yukarı. Hızlı ve yavaş.
“Geliyorsun, tatlım! Benim canım, kızım. DAHA HIZLI OL! SENİ PİSLİK!”
Yağmur başladı… Yağıyordu ve toprağı sevindiriyordu. Hissedebiliyordu bunu. Gözleri görmese de ve üstünde yürüyemese de… Kendisi için neden yağmıyordu? Eğer kendisine temiz suyunu bahşederse üstündeki kanlar temizlenirdi ve daha güzel şekilde ölebilirdi. İstediği oldu. Ateş şimdi bir güzel temizliyordu onu. Ağlıyordu. Çırpınıyordu ve sağ kolunu, geri kalan dişlerini ile ısırıyordu. Acı çekilecek gibi değildi ve teni yavaşça ve bölgesel olarak yanıyordu. İki kaşının ortasına düşen bir ateş damlasını söndürmeye çalıştı. Canlanmış saç telleri şimdi kendisi ile birlikte yalvarıyorlardı. “Efendimiz bizi yakmayın! Efendimiz… EFENDİMİZ!”
“HAHAHAAAHAA!”
Yandı ve bir daha yandı. Saçları, geceliği ve düşünceleri… Hepsi usulca kül olup uçtu bulutların ötesine. Yanmış damarlarında vücudunu terk edecek kan kalmamıştı ve kül olmasına pek az bir zaman kalmıştı. Eğer görebilseydi, yüzleşebilseydi onunla… Yok oldu gecenin karanlığında… Külleri uçtu ve kendisinden geriye kalan bir hiç oldu.
Uyandı… Terliydi ve yatağının içinde dönüp durmaktan yastığı yere düşmüş, çarşafı yırtılmıştı.
Yatağından çıkarken ağlamaya başladı ve pencereye doğru yürüdü. Yüzü gerçekten acıyordu. Çünkü özenle törpülenmiş ve kırmızıya boyanmış tırnakları ile yüzünü yolmuştu. Bitmeyecek miydi çilesi? Soğuk, açık pencereden terli vücuduna usulca eserken ürperdi. Süzülen yaşları taş zemin ile buluşurken artık bıktığı hissine kapıldı. “Verdiğim hapları düzenli bir şekilde kullanırsanız, göreceksiniz ki tüm bu kâbuslarınız bitecek.
Sadece biraz zaman…” demişti aptal doktor. İki ay önceydi ve artık kaldıracak gücü kalmamıştı. Sadece bir rüya değildi yaşadıkları. Pencereye iyice yasladı vücudunu ve ayın bulutlar arasındaki ışıltısını seyretti.
Emindi! Kesindi… Sadece bir rüya olsa kendisine böylesine zararlar vermezdi uyku esnasında. Derin bir nefes alarak heyecanla kalkıp inen göğüslerini şişirdi ve bir volkanın umutsuz sönüşü gibi saldı.
Bitirebilirdi her şeyi. Gerçekten uçabilirdi çoktan sönmüş şehrin ışıklarında. Yaşadığı apartman dairesinin, on üç katındaydı ve birkaç saniyelik uçuş, onu her şeyden kurtarabilirdi. Uzaklardan bir ambulans sesi duyuldu ve şehir lambalarından biri söndü… Ürperti içinde pencereyi kapattı."

Gölge e-Dergi alemini takip etmek isterseniz, ki iyi edersenizburadan okuma işlemini gerçekleştirebilirsiniz. 

Etiketler: , ,