Felsefeciler ve Etkileri Üzerine Bir Deneme

Felsefe
Yaşamın gerçek yüzleri: Filozoflar.
'Bilgiyi sevmek, onu aramak' gibi anlamlara sahip olan Felsefe; çoğu insan tarafından gereksiz görülüyor. Görülmekle kalmıyor hatta ağır eleştirilere tabii tutuluyor. Bence bu dünyaya yapacağımız en büyük kötülüklerden biri. Neden diye soracak olursanız: 'Felsefe' size bu soruyu cevaplar. Nasıl diye hayıflanacak olursanız: 'Dünya' size bunu rahatlıkla gösterir. Hiç yoktan 'her şeyin başı ateştir,' diyen Heraklitos, Herostradus adındaki heyecanlı bir genci etkilemiş ve Artemis Tapınağını yakmasına sebep olmuştur. Aristoteles, batı ile şarkın çocuğu olan Helen Devri'nin yaratıcısı Aleksandros(İskender)'a akıl hocalığı yapmış; onun ilk düşüncelerinin oluşmasında büyük bir yarar sağlamıştır ki zaten Batı Doğu Sentezi bu sayede güç bulabilmiştir. Ardından, Aleksandros'u örnek alıp, ona hayranlık duyan Julius Caesar(Kayzer), doğrudan olmasa da yine Aristoteles'den pay almış oluyor. Tabii, sayabileceğimiz çokça isim bulunmakta ve bu kişilikler eğitim konusunda -dönemsel kısıtlamalar dışında- oldukça iyiler. İsterseniz biraz onları incelemek istiyorum.

Tarihin nazlı çarkında, mihenk taşı olan filozoflar; azimli ve kararlı tavırları ile hep serkeş bir yapıya sahip olagelmişlerdir. İnsanın kendi kendinin öğretmeni olduğu tarih öncesi devirler, yani; Mezolitik, Neolitik gibi çağları bir kenara bırakacak olursak: ilk öğretmenler sofistlerdi. Nihayetinde, döneminin hırçın, aksi adamları: Hippias, Protagoras ve Gorgias gibi kimseler, Grek diyarında özgürce dolaşıyorlardı. İnsanlara yüksek yerlerden sesleniyor ve belli bir miktar ücret karşılığında çeşitli konularda ders veriyorlardı. Hitabet ve Siyaset üzerine yoğunlaştıkları için, eğitim anlayışları da bu yönde gelişmiş ve diğer feylesoflar tarafından hor görüldükleri halde doğanın, gizli olanın sırrına ulaşmak isteyen gençlerce rağbet görmüşlerdir. Tabii, bunlardan bahsediyorum çünkü skolastik yapıya evrilmeden önce öğretmenlerin, içinde barındığı hali resmetmek önemlidir. Beynimizi biraz temizleyip, İsa Öncesi dönemleri anlamaya çalışırsak, bağımsızlığın çam ağaçlarının kokularıyla bezendiği; o etkileyici Küre-i Arz yıllarını çözümlemeye çabalarsak-ki amacım budur- eğitimin ve onun kılıçsız şövalyelerinin değerini anlayabiliriz. Düşünün, bir takım insanlar toplanmış 'içinde' bulundukları yaşamı anlama çabasındalar. Çeşitli yorumlarda bulunup, çıkarımlarını yarına bırakmak için yazıyorlar. Bu tamamlanmış bir insanın gerçekleştirebileceği bir iştir. Yani, karnın doyması, aklın olgunlaşması; gözlerinde bakmak yerine 'görmesi' gerekmektedir. Ve bu nedenle, yaşamın getirdiği farklı hallere nazaran sürekli olarak kendini geliştiren felsefe erbabı, Orta Çağ ve onun gerici doktrinleri nedeniyle asırlarca duraklamış,  Kilise eşrafı; Özgür İyonya’nın yetiştirdiği denizle bütünleşmiş düşünürlerin yadigârını unutturmuştur. Bilimin, edebiyat ve türevi şeylerin engelleyicisi olan kilise ve buna destek veren rahipler; Orta Çağ sürecinde Avrupa’nın gelişimini yavaşlatmış; aforoz gibi tiran bir yetkiyle insanları dinden etmiş, endüljans adlı sahte belge ile cennetten toprak satacak kadar küstah bir tavra bile düşebilmiştir. İşte burada, ikinci safha geliyor. Yani, öğretmenin, bilgiye hayatını adayan kimselerin; yok edilmesi… Bu bir ölümden çok, susturma ve gerici bilgilerin dayatılması şeklinde zuhur ediyor. Yani, çeşitli evrenkentlerde eğitim veren, öğretmenlerin; baskı ile doğru bilgiden uzaklaştırılması ve dolasıyla öğrencilerinde bundan olumsuz etkilenmesi Orta Çağ Avrupası için bir utanç kaynağıdır. Anlaşılmasın ki, derdim sadece kilise ve dogmatizm. Bu ikisin yarattığı bugün dünyamızın her yerinde görülmekte. Fakat başlangıcı ne yazıktır ki, Felsefecilerin gelişiminin durduğu; 'zaten bilgi var, araştırmaya ne hacet,' dendiği Orta Çağ'a denk geliyor. 
Tabii bahsini açtığım bu çağda; Rönesans denen bir devrim var, bu öne çıkış, 'değişmez doğrunun' değişebileceğini, yeninin-yeterince güçlüyse-eskiyi alt edebileceğini göstermiştir. Buna bir lafım yok fakat bazılarınız bana katılmayacaksa da söylemekten geri durmayacağım. Bilirsiniz, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı'nda, bir topluluk vardır: adı İkinci Yeni olan. Bu edebi grup; döneminde bir öne çıkış, eskiyi yıkma hevesiyle kurulmuş, şiir alanında basit anlatıma, kelimelerin yerli yersiz kullanımına önem vermiş, yeterince destek alamayınca da tükenmiştir. Şahsım da Rönesans'ın kaderini buna benzetiyor. Neden diye sormak hakkınız. Cevaplayayım: Çünkü İkinci Yeni nasıl tükeniyorsa, aynı şekilde Rönesans Devrimi'de çöküyor, tükeniyor.
Bugün lafta modern olan homo sapiens yozlaşmış ise, aydınlığı çok az insan takip etmek istiyorsa: hükmümü vereyim, Rönesans uzun vadede 'sadece lafta' kalmıştır. Yeni yeni, bıcır bıcır çocuklar doğuramamıştır. Sadece ders kitaplarında bir kaç sayfada anlatılıp, geçilen bir şey olmuştur, ne yazık. Dediğim gibi, bu sözlerime karşı çıkanlar, 'deli saçması' olduğunu söyleyenler olabilir, saygım sonsuz. Nitekim onlardan bir istediğim olacak: Rönesans'ın, ışığın, aydınlanmanın etkisi nerede? Yoksa onlar sadece sarı sayfalarda mı kaldı? 
Filozofların dervişlerinden Karl Marks: "Dünyayı yorumlamak yetmez, onu değiştirmek gerekir," demiş çok on yıllar evvel. Yani var olanın 'vurdumduymaz' rahatlığını tanımlamak yerine; onun nasıl daha mükemmel ve işleyiş bakımından elle tutulur bir yapıya dönüşmesi için çalışılması gerektiğini salık vermiş. Benim bu vecize itibarıyla anladığım şey: bir ressamın görevi sadece renklerle oynamak değil, bir şairin görevi sadece şiir yazmak değil ve bir filozof ruhlunun atılımını göstermesi gereken saha; sadece yorum ile yazı değil. Tüm bu saydığım insanlar; diğerlerine 'değiştirme gücü' düşüncesini aşılamakla yükümlüdürler. Ki zaten, değişim amaçlanmıyorsa, 'yenilik sevdası' oluşturulmuyorsa  kalplerde, niçindir bir daha ele kağıt kalem alma? Ne içindir tekrardan bir şiir, yazılmadı mı binlerce yıl önce? Nedendir nükteler, yapılmadı mı Homeros'tan bu yana?

Apolitik tabanın düşüncelerine bir küçümsemem yok hatta apolitik yapıda ki insanları anlayabiliyorum. Nitekim bugün onların öyle bir düşünceye sahip olmalarına sebep olan şey: 'politiktir.' Niye söylüyorum bunları, çünkü filozofların da yaptıkları budur. Var olan 'politik' olgunun üstünde olduklarını iddia ederler ve ondan gayri yeni yaratımlar ortaya çıkarırlar. Çıkarırlar mı? Bana soruyorsanız, hayır çıkarmazlar. Bunu 'nispet' gibi düşünün, filozof ne kadar o zaman ki düşüncenin üstüne çıktığını, ötekini öldürdüğünü söylese de; sırf ona göre geride kalanı da yazılarına, söylemlerine dahil ettiği için; aksine 'öldürdüğünü söylediği şeyi' yaşatır. Hemde yüzyıllara dayanacak kadar, 'ona' kutlu bir yaşam vadeder. 
Örnek verecek olursam;
Nietzsche
Nietzsche, 'Tanrı öldü,' diye yazmıştır çeşitli eserlerinde, onu bizlerin öldürdüğünü ve yaşamasına izin vermediğimizi söylemiştir. Bugün teolojik yahut anarşist bir tabana oturtulması dışında, cümlenin yapısı incelendiği zaman muhteşem bir diyalektik barındırıyor; açıkça görülüyor ki, bir metafor yapıyor Nietzsche. Eğer bir şey yok edilmek isteniyorsa, ondan 'hiç bir şekilde' bahsetmemek gerekir. Neticede unutmak, daha doğrusu unutturmak; istenilen şeye vereceğiniz en büyük ceza onun bahsini hiç mi hiç açmamaktır. Yani bugün 'Tanrı' olgusunun öldüğünü yahut kaybolduğunu kim emin bir şekilde ortaya koyabilir. Gel gelelim, dünyada ki herkes bir zaman için 'Tanrıyı' unutsun, çeşitli sebepler dizisi nedeniyle bir zamanlar en etkin olan şey: birden yok olsun. O arada: Nietzsche adındaki filozof ortaya çıksın ve 'Tanrı öldü' diye bir çıkarım yapsın... Tanrı ölmüş müdür gerçekten? Farklı hallere bürünse bile 'halen bahsedildiği için' yaşamını sürdürür. Sürdürmez mi? 
Demem o ki: filozof adaylarına, 'Yok edeceğiniz veya bitmesini istediğiniz şeye dair ne bir şey yazın, ne söyleyin.'
Karl Marx
Marks dedeye dönmek istiyorum yeniden. F. Engels-eseri tamamladı- ile yazdığı Komünist Manifesto ve ardından gelen eserlerle; ortak mülkiyetin uzun uzun savunmasını yapmış, özel mülkiyetin ise dünyayı getirdiği hali resmetmiştir. Ve bir ressam olsaydı en büyük resim onun olurdu herhalde... 
"Gominismisin olm," demeyin bana, rica ediyorum. Aksettirmek istediğim şey: içeriğimin başlığında da görüldüğü üzere: Filozoflar ve etkileri... Bu nedenle kendisinden söz ediyorum ve soruyorum: dünyayı 'görüşleri' ile bu kadar değiştirebilmiş: arkasından milyonlarca kişiyi 'istediği şey' için örgütleyebilmiş bir kişi var mıdır?
'Belki Hitler' mi diyorsunuz? Halen kendisi destekleyen dazlak kafalılar var, kısmen yani. 'Atatürk'tür kesinliklikle' mi diyorsunuz? Coğrafyamız dahilinde konuşacak olursam: onun aydınlığını, etkinliğini ve yeniliklerini anlayan kişi sayısı iki elin parmak sayısından daha azdır. 'Mahatma Gandi tabi la, delirdin mi?' Yok be, Gandi'de değil bence. bugünün Hindistan'ına baktığımız zaman o da bek bir şey başaramamış görünüyor. 
Dünyanın tarihsel zamanını uzun bir çit olarak düşünürsek, onun bir kısmına darbe atıp bir parça kıymak koparan kişi Karl Marx'dır. Neolitik-bir tutam da mezolitik- devirle birlikte, her yeni bin yıl ile daha da güçlenen 'Özel Mülkiyet' kavramını, insanların surlar içine çekilmesini, ticaretin 'sahiplenme inatçılığını', yok olan 'biz' ve her yeni zamanla birlikte daha da daralan 'biz' duygusunu eleştirmiş, bunun çözülmesi için dünya harekatı başlatmış, yani 'Dünyayı yorumlamak yetmez, onu değiştirmek gerekir,' sözüne-bir bakıma tezine- sadık kalmış bir insandır. Tekrarlayayım anlattığım şey: 'etkileme gücü.'
SSCB'nin liderlerinden: Lenin ile Stalin'in, modern Çin'in yaratıcısı Mao Zedong'un, Küba'nın kurtuluş mücadelesini veren Fidel Castro ve yoldaşı; biraz serseri biraz da hippi ve bütünüyle mücadeleci Che Guavera'nın, terinin hakkını alamayan işçinin, emeğinin karşılığını kurtaracak gücü kendinde görmeyen proleter halkın; fikir babası olmuştur. Onlara öncülük etmiştir. 
Kitap
Felsefenin ve nihayetinde onun erbabının, sözümona eğitimciler tarafından yanlış tanıtımları nedeniyle sonraki nesiller, filozoflardan nefret edebilir. Misal, Türkiye'de verilen-lise düzeyi- Felsefe eğitimi. bir eğitimsizliktir. Gençler ne bütünüyle filozofları anlar ne de yarattıkları 'etkileri' özümserler. Hiç yoktan kendimden bahsedeyim, gördüğüm Felsefe dersleri akabinde yapılan hiç bir sınavda; kendi görüşüm sorulmadı. İstenilen şey sadece: bir filozof ne demiş, şunu tanımlayınız, bunu olduğu gibi yazınız, onun eserinin adı nedir, şu ütopyayı kim yazmıştır? Kara tahtalarda eğitim görenler-adı eğitim değilde neyse- kara beyinlerle: gençlerin potansiyelini engelliyor, onların muhteşem düşün dünyasına çomak sokuyor. Bunun başka bir açıklaması yok. Sonuçta bu yazıyı yazarken liseyi bitireli bir kaç ay oluyor, o gerici mikropların nasıl olduğunu-değerli bazı hocalarım dışında- gram unutmadım. Yazımın bu kısmına size ayırdım yaş ve kader yoldaşlarım. 'He' deyin geçin o yobazlara. Size olumlu katacakları bir şey yok. :)
Son olarak; ütopyalardan bahsedelim biraz; bazı filozoflar-yazar ve filozof olarak ayırmıyorum- geleceğe dair fikirlerini ve yönetim şekillerini anlatmışlar çeşitli eserlerinde; bunlar ütopya olarak adlandırılır. Benim geleceğe dair düşüncelerim pek iyi olmadığı için-Sümer tabletlerinde 'şimdiki gençler çok bozdu' şeklinde şeyler yazar- en çok disütopyaları yani kötü bir gelecek yaratımı yapan eserleri severim. 
Utopia
Burdan Ütopyaya kadar yolun var, hadi anam hadi!
Bileceğiniz üzerine Zamyatin'in Biz adlı eseri bir ütopya ve benim tanımlamama göre 'ütopya görünümlü disütopya.' Bu kitabı okuduğum zamanlar adeta çok heyecanlanırdım neden çünkü insanların ne kadar vurdumduymaz olabileceğini çarpıcı bir şekilde gösteriyordu. Hele o soma denen madde, bütünüyle bir uyuşturucuydu. Zihin kontrolleri, gittiğimiz şimdiki noktanın gerçek bir görüntüsüydü. Sizlere tavsiyem bu kitabı okumadıysanız, kesinlikle edinip okuyun.
Birde George Orwel'in 1984 adlı eseri: kapkara bir gelecek ve kesinlikle bu alanda yazılmış en iyi kitap, bir filozofun bizlere hediye edeceği en iyi şeydir bu eser. Halklar kehanetleri sever ya, işte bu kehanet kitabını sevmiyorlar çünkü; onlar 'sevgili bağlama' ve 'kötü ruhları kovma' saçmalıkları ile ilgileniyorlar. Oysa dünyanın en gerçek kehaneti, en büyülü sözü bu kitapta geçer: 'Savaş Barıştır, Özgürlük Köleliktir, Bilgisizlik Kuvvettir!'
Georger Orwel'in 1984 eserinde komünizm eleştirisi yaptığı söyleniyor, kapitalist yalayıcılar tarafından. Onlar işin ciddiyetini kavramayacak kadar; öngörüsüz davranıyorlar bana kalırsa. Despotluk ile diğer 'yönetim' aşamaları dahilinde çok ince bir sınır vardır. Bu sınırı geçtikten sonra ne 'komünist olursunuz ne de demokrasi destekçisi.'

Size uzatılan süngünün sapını reddedin dostlarım. İyi günler, yıllar, yüzyıllar. Sizin için ölenleri unutmayın. 

Etiketler: , , ,